Ana sayfa Raporlar Türkiye ve Kürtler

Türkiye ve Kürtler

1927
0
PAYLAŞ

Suriye’nin kuzeyinde vuku bulan son olaylar neticesinde ortaya çıkan durum, Türkiye’nin Suriye’de görmek istemediği her ne varsa içermektedir. Terör örgütünün Suriye’deki uzantısı olan PYD, bir taraftan hem ABD hem Rusya hem de Esed ile anlaşıp Menbiç’te onların koruması altına girerken, bir taraftan da rejimin elindeki bölgeler üzerinden Afrin ile Menbiç dolayısıyla Fırat nehrinin doğusundaki sözde kantonları birleştirmiş oldu. Ancak bunu, terör örgütünün koridor oluşturup denize ulaşacağı şeklinde yorumlayarak felaket tellallığı yapmak için henüz erkendir. Zira bu durumun sahada coğrafi ve siyasi karşılığı şu anda yoktur. Bu farazi koridorun denize ulaşabilmesinin en kısa yolu Türkiye’nin Hatay ili üzerindendir. Daha uzun olan diğer yol ise, önce Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) elindeki İdlib ve sonra da rejimin elindeki Lazkiye üzerinden denize ulaşan yoldur. Şu andaki durumda her iki yol da imkânsız görünmektedir. O yüzden bu koridorun denize ulaşması şimdilik mümkün değildir. Ancak bu Türkiye’nin rahatlaması gerektiği anlamına gelmemektedir elbette. Ortaya fiilî bir durum çıkmıştır ve bu durum hem dış siyasette hem de iç siyasette Türkiye’yi ilgilendiren bir durumdur. Yapılması gereken bundan sonraki aşamada bu fiilî durumun ne kadar Türkiye’nin lehine çevrilebileceği üzerinde düşünmektir.

İşin dış siyaset boyutunda, artık ABD Türkiye’ye karşı olan hasmane siyasetini açığa çıkarmıştır. PYD’ye açıktan ve Türkiye’nin gözünün içine baka baka destek vermeye başlamıştır. ABD ile gerçekleştirdiği işbirliği sayesinde, PYD ancak düzenli orduların elinde bulunan türden silahlara ulaşmıştır. Mesela, ABD’nin PYD’ye hava savunma füzeleri vermesinin Türkiye açısından hiçbir dostane açıklaması olamaz. Zira PYD’ye hava harekâtı düzenleyen tek güç Türk Silahlı Kuvvetleri’dir. ABD’nin PYD’ye olan desteği sadece silah vermekle sınırlı değil. ABD ordusuna mensup unsurlar, Menbiç’te, PYD güçlerini muhtemel bir Türk veya ÖSO taarruzuna karşı bizzat koruma altına almışlardır. İlginç olan benzer bir ilişkinin Rus güçleri ile de kurulmuş olmasıdır. Herhalde İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ilk defa Amerikalılar ile Ruslar bu kadar aynı safta olmuşlardır. Yine de Rusların bölgede oynayacağı rol hakkında konuşmak için oldukça erken. Zira Sayın Cumhurbaşkanı’nın Moskova ziyaretinin sonuçlarını görmek için yeterli zaman geçmemiştir. Ancak hâlihazırda açık olan tek şey, herhalde ABD’nin en azından şimdilik PYD’yi Türkiye’ye tercih ettiğidir. Bu “şimdilik”in ne kadar uzun bir süre olduğunu zaman gösterecektir. Doğal olarak Türkiye durup bu zamanın geçmesini beklemeyecektir, beklememelidir. ABD tarafından gelen bütün diplomatik açıklamalara rağmen, Türkiye ortaya çıkan bu fiilî duruma göre yeniden pozisyon almak zorundadır. Rusya ile gerçekleşen S-300 füzeleri ile ilgili pazarlık da herhalde bu yeni durumla ilgili olsa gerek.

Tekrar meselenin PYD ve Kürtler ile ilgili kısmına dönülecek olursa, bu konu Türkiye açısından belki büyük güçlerle olan ilişkilerinden daha hayati bir ehemmiyet arz etmektedir. Zira şu anda fiilî olarak ortaya çıkmış olan terör koridoru, bir taraftan Türkiye’nin Arap dünyası ile bağını keserken, bir taraftan da Türkiye’nin içine etki etmektedir. PYD’nin elde ettiği her siyasi kazanım, örgüt açısından Kürtler nezdinde itibar olarak yer edinmektedir. Türkiye’nin ilk yapması gereken bu itibarın artmasını engelleyerek, gerek Türkiye içerisinde gerekse Türkiye dışında Kürt halkının terör sarmalına çekilmesinin önüne geçmektir. Bu noktadan sonra üretilecek siyaset, bütün Kürt öbeklerini hesaba katacak nitelikte olmalıdır. Kürtler artık birbirinden bihaber şekilde yaşayan bölük pörçük eski Kürtler değildir. Çeşitli Kürt öbekleri meşru veya gayrimeşru gücün tadını almıştır. Ancak daha da önemlisi, farklı devletlerin sınırları içerisinde yaşayan Kürtler artık birbirlerinin acılarına üzülmekte, birbirlerinin başarılarına sevinmektedirler. Artık, Erbil’i düşünmeden Kamışlı ile ilgili, Şırnak’ı dikkate almadan Mahabad ile ilgili üretilecek her siyasetin uzun vadeli veya kısa vadeli yansıması olacaktır. Yani Türkiye, Kuzey Suriye ve PYD ile ilgili atacağı her adımda sadece kendi Kürtlerini değil, Irak ve İran Kürtlerini de dikkat nazarına almak zorundadır. Bunda şaşılacak bir durum olmadığı gibi, bu durum Kürtlerin en tabii ve en insani hakkıdır da. Bu durumda Türkiye’nin önünde iki yol vardır. Biri ve belki de kolay olanı, bütün Kürtleri topyekûn imha etme, sürgün etme gibi eylemleri de içeren kitlesel bir savaşa girişmektir. Ancak böyle bir hamlenin nereye gideceği belli olmadığı gibi, ne insani bir boyutu vardır ne de Türk devlet geleneğinde böyle bir şey vardır. Yani böyle bir durum ihtimal dâhilinde değildir. Sağlıklı olan ve Türk devletine yakışan yol ise, Türkiye’yi bütün Kürtlerin hamisi hâline getirmektir. Türkiye’nin siyasi, iktisadi çıkarlarının yanında, tarihî tecrübe de bunu gerektirmektedir. Türkiye bütün Kürtlere onların da koruyucu devleti olduğunu hissettirmek mecburiyetindedir.

Türkiye’nin Kürtlerin hamisi hâline gelmesinden, katiyen PKK, PYD, PEJAK, vs. gibi terör örgütleri ile masaya oturup çeşitli ödünler vermek anlaşılmamalıdır. Bilakis Kürt insanı bu örgütlerin pençesinden kurtarılıp Kürt siyaseti, Türk siyasetinin bir parçası hâline getirilmelidir. Bu bağlamda, Sincar’ın ikinci bir Kandil hâline gelmesi her ne pahasına olursa olsun engellenmelidir. Barzani’nin Türkiye ziyaretinin hemen ardından, Barzani’ye bağlı Suriyeli Kürtlerden oluşan Roj Peşmergelerinin Sincar’a yönelik harekât başlatması, bu işin şimdilik Barzani’ye havale edildiğini göstermektedir. Türkiye’nin bu aşamada ilişkilerini Barzani ile iyi tutması hem Türkiye’nin şu andaki çıkarları hem de Türk – Kürt ilişkilerinin geleceği açısından önemlidir. Her şeyden önce unutulmamalıdır ki Türkiye’nin Kuzey Irak’ta bulanan askerî mevcudiyeti şu anda Barzani sayesinde varlığını devam ettirebilmektedir. Türkiye 2013 yılında büyük bir hata yapmış ve 1 Mart Tezkeresi ile Irak’taki oyunun dışına itilmiştir. Irak’ın kuzeyinde var olan etkin askerî gücünü hem de onur kırıcı bir şekilde kaybetmiştir. Şu anda Irak’taki tek Türk askerî varlığı olan Başika Kampı’ndaki Türk askeri, Barzani’nin rızası ile bölgede durmaktadır. Ancak Türkiye Barzani’ye birkaç sebepten dolayı gözü kapalı bir şekilde teslim olmamalıdır. Her şeyden önce unutulmamalıdır ki 1 Mart Tezkeresi’nin gündemde olduğu süreçte, Barzani Türkiye’ye karşı oldukça saldırgan bir tavır sergilemiştir. İkinci olarak Barzani’nin geldiği aile unutulmamalıdır. Bu aile, geçmişi itibarıyla Kürt siyasetinde köklü bir geleneğe sahiptir ve Mesut Barzani’nin geçmişin geleneğini tevarüs etmediğini varsaymak safdillik olur. Barzani’nin birkaç gün önce PKK’ya Irak Bölgesel Kürt Yönetimi topraklarını terk etme davetinde bulunmuş olmasına rağmen, örgütün o topraklarda yıllardır yuvalanmasına göz yumduğu akılda tutulmalıdır. Barzani daha evvel de benzer çağrılarda bulunmuş ancak örgütü yerinden sökecek öldürücü darbeleri vurmaktan beri durmuştur. Fakat yine de unutulmamalıdır ki Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’nin resmî yöneticisi Barzani’dir ve şu anda o da Türkiye ile iyi geçinmek zorundadır. Zira Barzani’nin koltuğu hiçbir zaman olmadığı kadar tehlike altındadır. Türkiye ise şu anda bu koltuğu korumak için elinden geleni yapmak durumundadır. Kuzey Irak’ta, Barzani’den boşalacak siyasi erki PKK’nın ele geçirmesi kaçınılmaz bir sondur ki bu da Türkiye için tam bir felaket anlamına gelmektedir. Türkiye bir taraftan Barzani’nin siyasi geleceğini garanti altına alırken, diğer taraftan da Barzani’nin yerini doldurabilecek başka seçenekler üzerinde çalışmalıdır. Ancak bu siyasi hamlelerin yanında Kuzey Irak’ta esas yapılması gereken bölgedeki Kürt halkı ile ilişkilerin bozulmamasına dikkat etmektir. Kuzey Irak Kürtleri Türkiye’ye büyük bir muhabbet beslemektedir. Türkiye bu muhabbeti mutlaka korumalı ve geliştirmelidir. Bölgedeki ekonomik üstünlüğü asla kimseye kaptırmamalı ve bölgeye her zaman en fazla yatırım yapan ülke olarak kalmalıdır. Bu alandaki en büyük rakibi olan Birleşik Arap Emirlikleri’ni mutlaka saf dışı bırakmalıdır. Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi ile ilişkilerin iyi olmasının bir diğer boyutunu ise Türkmenler teşkil etmektedir. İlişkilerin iyi olması bir taraftan Türkmenlerin can güvenliği manasına gelirken, diğer taraftan Türkmenlerin siyasi varlığının garantisi olmalıdır. Türkiye her şart altında Türkmenlerin arkasında olduğunu hem Türkmenlere hem de Kürtlere hissettirmelidir. Ancak bunun Türkmenlerle Kürtleri çatıştıracak nitelikte bir durum olmaması hayati bir önem arz etmektedir. Zira Türkiye’nin bölgedeki siyaseti Türkmenlerle Kürtleri çatıştırmak değil, dış güçlere ve terör örgütlerine karşı dayanışmayı geliştirecek nitelikte olmalıdır. Aksi bir durum, hem Türkmenler hem de Kürtler için, dolayısı ile Türkiye için nahoş sonuçlar doğurabilecek bir durumdur.

Suriye’deki durum ise, Türkiye açısından Irak’la kıyas edilemeyecek derecede kötü bir hâl almıştır. Yukarıda da zikredildiği gibi, PYD bir taraftan Suriye Kürtleri üzerindeki hâkimiyetini tesis ederken, diğer taraftan da SDG adı altında bazı Arap grupları, Ermeniler ve Süryaniler gibi etnik grupları askerî bakımdan denetimi altına almıştır. Türkiye PYD ile ilgili birkaç koldan siyasi, askerî ve istihbari faaliyet yürütmelidir. Her şeyden önce siyasi olarak dikkat edilmesi gereken PYD’nin yeknesak bir grup olmadığıdır. Örgüt yedi sekiz ayrı Kürt grubunun bir araya gelmesinden teşekkül etmiştir. Hâliyle bu grupların hepsinin Kandil ile olan ilişkileri aynı seviyede değildir. Kandil ile bağları zayıf olan gruplar belirlenip bu bağların koparılması sağlanmalıdır.  Bunun gerçekleşmesi için hiçbir iktisadi ve askerî fedakârlıktan sakınılmamalıdır. PYD içerisindeki grupların ayrıştırılması aşamasında, Suriye içerisinde bulunan sözde PYD kantonlarının her birinde hangi grubun ağırlıkta olduğu tespit edilip ona göre her kanton için ayrı bir siyaset geliştirilmelidir. Ancak kantonlarla ilgili olarak mutlaka gerçekleştirilmesi gereken azami ehemmiyeti haiz birkaç durum vardır. Evvela Suriye’deki kantonların mutlaka Irak ile bağının kesilmesi lazım. Bu noktada Sincar’ın örgütün elinden alınması olmazsa olmazdır. İkinci olarak Tel Abyad örgütün elinden alınıp gerçek sahiplerine devredilmelidir. Üçüncü olarak ise, Afrin kantonu mutlaka ortadan kaldırılmalıdır. Böyle bir terör yuvasının Hatay iline sınırdaş bir yerde bulunması Türkiye’nin güvenliği açısından kabul edilemez bir durumdur. Bütün bunlar gerçekleştirilirken, sivil halkın zarar görmemesi ve PYD’nin mağdur ettiği Kürt gruplarının itibarlarının iade edilmesi azami derecede dikkat edilmesi gereken konulardır. PYD’den temizlenecek yerlerde Kürtlerin nüfus çoğunluğunu teşkil ettiği yerlerde yönetimin PYD dışı Kürt gruplara bırakılması, Kürtlerin çoğunluğu oluşturmadığı yerlerde ise, yönetimin çoğunluğu teşkil eden diğer etnik gruplara bırakılması önemli diğer meselelerdir. Tabi burada unutulmaması gereken bir mesele, PYD’nin yerli halkı sürerek etnik temizlik yaptığı yerlerde, yerli halkın evlerine döndürülmesidir. PYD’den temizlenen tüm yerlerde, Türkiye, halkın eskisinden daha iyi bir hayat seviyesine gelmesi için gerekli girişimleri ve yatırımları yapmalıdır.

Menbiç özelinde ise, ABD, Rusya ve rejimin hareketleri çok iyi okunmalıdır. El-Bab’da Türkiye’nin “müttefikler”den gerekli yardımı görememesinin gerçek sebebi, El-Bab düştükten sonra anlaşılmıştır. Sözde müttefiklerin Türkiye’nin El-Bab’da saplanıp kalacağını tahmin ettikleri anlaşılmaktadır. Bu arada da Türkiye Menbiç konusunda yalan yanlış vaatlerle kandırılmıştır. Ancak tahminlerinin aksine El-Bab’ın düşmesi üzerine, derhal Menbiç ile ilgili yeni bir oyun ortaya koymuşlardır. Ancak az önce de zikredildiği gibi, Menbiç’te yapılan hamleleri çok iyi tahlil etmeli. Her şeyden önce ABD, Rusya ve rejim, askerlerini Menbiç’in batısına konuşlandırmış durumdadırlar. Güneybatı rejim ve güney IŞİD tarafından çevrilmiş durumdadır. Ancak Menbiç’in kuzeyi boş bırakılmıştır. Bunun ne anlama geldiği iyice ölçülüp biçilip ona göre hareket edilmelidir. Kuzey Türkiye’ye mi bırakılmıştır yoksa Türkiye oradan bir tuzağa mı çekilmek istenmektedir. Her hâlükârda orası hâlihazırda açıktadır. Bu aşmada yapılacak en akıllıca iş, herhalde ÖSO’nun Türkiye sınırını ve Fırat boyunu PYD’den temizlemesini sağlamaktır. İlerisi ise ABD ve bilhassa Rusya’nın tavrının belirginleşmesinden sonra düşünülmelidir.

Bütün bu faaliyetlerin Türkiye vatandaşı Kürtler üzerinde etkisinin olacağı unutulmamalıdır. Irak ve Suriye’deki Kürtler ile Türk Devleti’nin siyasi ve iktisadi ilişkilerinin iyi olması, Kürt vatandaşların devletlerine olan güvenlerinin artmasının yanında, ülkenin doğu ve güneydoğusunda ticari ilişkilerin artması, dolayısı ile bölgenin ekonomik olarak kalkınması neticesinde refah seviyesinin artması anlamına gelmektedir. Adına utanmazca bir benzetme ile “Hendek Savaşı” denilen süreç sonucunda, bölge halkının örgüte ve örgütü temsil eden siyasi partiye olan güveni ve teveccühü iyice kırılmıştır. Türk Devleti, bir taraftan bu süreç boyunca harap olan şehirleri yeniden inşa ederek insanlara yeni hayatlar kurma imkânı sağlarken, diğer taraftan sınır ötesindeki akrabaları ile ilişkilerini en üst seviyeye taşıyarak insanlara Türk Devleti’nin vatandaşları olduklarını hissettirmelidir. Sivil vatandaşa gösterilen bu şefkatin yanında terör örgütleri demir yumrukla ezilip vatandaşların hayatından çıkarılmalıdır.

Tabi burada üzerinde durulması gereken bir de sosyal boyut var. Türk Devleti’nin vatandaşlarını ve sınır ötesindeki Kürtleri kucaklayacak kudret ve şefkate sahip olduğuna şüphe yok. Ancak örgütün sebep oluğu akan kan neticesinde en az Kürtler kadar Türkler de sarsıntı yaşamıştır ve hâlâ yaşamaktadır. Peki, otuz kusur yıldır akan bu kanın üstüne Türklerle Kürtlerin birlikte yaşaması, içeride ve dışarıda Türk Devleti’ne birlikte omuz vermeleri mümkün mü? Bu sorunun cevabı koskocaman bir evettir. Bunu Türklerle Kürtler zaten Adıyaman’da, Malatya’da, Elâzığ’da ve daha birçok yerde başarmaktadır. Bütün oyunlara, fitnelere, kana ve acılara rağmen, aralarındaki kardeşlik bağını koparmamak için direnmektedirler. Mesele bu bağı koparmak yerine, hem içeride hem dışarıda güçlendirmektir. Mesele Elazığ ruhunu, Erbil’e, Süleymaniye’ye, Kamışlı’ya, Haseke’ye taşımaktır.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here